24 Eylül 2010 Cuma

Nuh ve Tufan


Yerbilimsel bulgularla Kutsal Metinler’in uyumlu olup olmadığı konusu, Evrim Teorisi ile ilgili tartışmalarla bir arada ele alındığı zaman karşımıza çıkan en temel sorun, Dünya’nın ve Evren’in yaşıdır. Bu en temel sorunu takip eden ikinci en tartışmalı konu, Nuh ve Tufan ile ilgili Kutsal Metinler’deki anlatımlarla ilgilidir. Yahudilikte, Hristiyanlıkta ve de İslam’da, Nuh’un insanlara gönderilmiş bir peygamber olduğu, kavminin onu yalanlaması neticesinde bir tufanla yok edildikleri, Nuh’un ise yaptığı bir gemiyle bu tufandan kurtarıldığı anlatılır. Bu temel anlatım üç dinin inananlarında aynı olmakla beraber, tufanın tüm yeryüzünü kaplayıp kaplamadığı gibi yerbilim açısından en kritik nokta tartışmalıdır.[1] Yahudilik ve Hristiyanlığın her ikisi birden dinsel ortak kaynakları olan Tevrat’tan, Nuh ve Tufan hadisesini öğrenmektedirler. Tevrat’taki ilgili pasajların bir kısmı şöyledir:
13- Ve Allah Nuh’a dedi: Önüme bütün beşerin sonu geldi; çünkü onların sebebiyle yeryüzü zorbalıkla doldu ve işte, Ben onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim.
14- Kendine gofer ağacından bir gemi yap; gemide odalar yapacaksın ve onu içerden ve dışardan ziftle ziftleyeceksin.
15- Ve onu şöyle yapacaksın: geminin uzunluğu üçyüz arşın, genişliği elli arşın ve yüksekliği otuz arşın olacaktır.
16- Gemiye ışıklık yapacaksın ve onu yukarıya doğru bir arşına tamamlayacaksın ve geminin kapısını yan tarafına koyacaksın; alt, ikinci ve üçüncü katlı olarak onu yapacaksın.
17- Ve Ben, işte Ben, göklerin altında kendisinde hayat nefesi olan bütün beşeri yok etmek için yeryüzü üzerine sular tufanı getiriyorum, yeryüzünde olanların hepsi ölecektir.
18- Fakat seninle ahdimi sabit kılacağım ve sen ve seninle beraber oğulların ve senin karın ve oğullarının karıları gemiye gireceksiniz.
19- Ve seninle beraber sağ kalmak için her yaşayan, bütün beden sahibi olanlardan, her neviden ikişer olarak gemiye getireceksin; erkek ve dişi olacaklar.
20- Cinslerine göre kuşlardan ve cinslerine göre sığırlardan, cinslerine göre toprakta her sürünenden, her neviden ikişer olarak sağ kalmak için sana gelecekler.[2]

Nusret ÇOLPAN’a ait Nuh Tufanı ve Nuh’un Gemisi minyatürü.
Bazı yorumcular, tufanın bütün Dünya’yı kapladığını, Nuh’un gemisinin bütün hayvan türlerinin kurtuluşunu sağladığını savunmuşlardır.[3] Aralarında Charles Lyell’in de olduğu bazı yerbilimciler ise, yeryüzünde ciddi bir etkisi olmayan bir tufanın gerçekleştiğini savunmuşlardır; buna Sakin Tufan Teorisi (The Tranquil Flood Theory) denir. Bazı yorumcular ise, Nuh’un döneminde, Adem’in soyundan olan tüm insanların bir arada yaşadığını; tufanın bütün yeryüzünü değil, sadece bu insanların olduğu bölgeyi kapladığını ileri sürmüşlerdir. Bu görüşe Bölgesel Tufan Teorisi (Local Flood Theory) denir.[4] Bölgesel tufanı savunanlar, Kutsal Metinler’de geçen evrensel atıfların (bütün her, v.b.) mutlak anlamda evrensel anlamı ifade etmek yerine geniş bir kapsamı ifade etmek için de kullanıldığını söylemektedirler. Buna örnek olarak yine Tevrat’ın Tekvin bölümünden şu alıntıyı vermektedirler:[5]
Ve bütün memleketler buğday satın almak için Mısır’a, Yusuf’a geldiler; çünkü bütün yeryüzünde kıtlık şiddetli idi.[6]
Ayrıca Avustralya’da yaşayan kanguru gibi hayvanların Ortadoğu’ya gelip Nuh’un gemisine bindiklerini söylemenin anlamsız olacağını vurgulamakta ve Tekvin bölümünde hayvanların mucizevi transferine bir atıf yapılmadığını belirtmektedirler.[7] Suların tüm yeryüzünü ve dağların üzerini kapladığına dair ifadelerin ise, Nuh’un bakış açısından anlatıldığını ve Nuh’un içinde bulunduğu alan ile sınırlı olduğu yorumunu yapmaktadırlar.[8]
Genel mantık ve mevcut bilimsel bilgiler açısından bize göre Bölgesel Tufan Teorisi daha tutarlı gözükmektedir. Tevrat’ın Tekvin bölümündeki anlatımlara göre Nuh’un gemisinin uzunluğu 144 metre, genişliği 24 metre, yüksekliği ise 14,4 metredir. Bu hesapla geminin bahsedilen üç katının her birinin alanı yaklaşık 3456 metrekaredir. Bazı otoritelere göre ise arşının (İbranicesi: ama) ölçüsü farklıdır. Buna göre geminin üç katının her birinin alanı 5766 metrekaredir.[9] Bu ölçüler bir gemi için önemli bir büyüklüğü ifade etse de, dünyada varolan yüz binlerce canlı türü için çok küçük kalacaktır. Ayrıca Tevrat’tan anlaşılan Nuh’un yaşadığı dönemde çevresindekilerin yaptığı kötülüklerin sebebiyle tufanla cezalandırmanın gerçekleştiğidir. O zaman, bütün yeryüzünün ve hayvanların cezalandırılmasını beklemek için bir sebep yoktur. Nuh’un hayvanları taşımasını, hayvanları bir kurtarma operasyonundan ziyade, Nuh ve yanındakilerin ihtiyaçlarını beraberinde götürmeleri şeklinde görmek daha doğru olabilir.
Tüm bu sebepler “Bölgesel Tufan Teorisini” daha savunulur kılmaktadır. Bu yaklaşım, canlıların fosilleriyle, tufan öğretisi arasında bir çelişkinin olmasını engeller. Ayrıca evrensel tufanı yanlışlamayla, canlı türlerinin özel yaratılışını yanlışlayıp Evrim Teorisi’ni tek seçenek olarak sunma imkanını ortadan kaldırır. Evrim Teorisi’ni savunan çevrelerin bir kısmı, özel yaratılış görüşü ile genç Dünya ve tüm dünyayı kaplayan tufan öğretilerini aynı kategoride birleştirmekte ve bunlara karşı Evrim Teorisi’ni yerleştirmektedirler. Oysa genç Dünya görüşü ve de tüm dünyayı kaplayan tufan öğretisi bütün teistlerin (tanrının varlığına inananların) ortak savundukları fikirler değildir. Bunların yanlışlanmasıyla Evrim Teorisi’ni doğrulama kolaycılığına sapmak hem felsefi açıdan, hem de bilimsel açıdan yanlıştır. Kutsal Metinler’i yorumlarken, onların ilk ortaya çıktığı dönemden değişik bir zamanda, yerde, kendi oluşturduğumuz kavramlarla bu metinleri anlamaya çalıştığımızı ve bu metinlerin tercümeleriyle muhatap olduğumuzu unutmamalıyız.[10] Ayrıca Yahudilerin ve Hristiyanların Nuh Tufanı ile ilgili görüşlerini dayandırdıkları Tevrat’ın, Hz. Musa’ya Tanrı tarafından verilen Tevrat’a ne kadar uygunluk gösterdiğine dair tartışmalar da vardır. Edmond Jacob’un belirttiği gibi milattan önce (MÖ) 3. asırda üç tane Tevrat metni vardı ve Hz. İsa’nın yaşadığı döneme yakın zamanda tek bir metin tespit edildi.[11] Mevcut Tevrat’taki Nuh ve Tufan ile ilgili izahları da kapsayan birçok bölümün MÖ 6. asırda hahamların yazdığı Saserdotal Metin’e dayandığı söylenmektedir. Bazı yazarlar Tevrat’ın içindeki bilime aykırı hususların sorumlusu olarak, hahamların Tevrat’a yaptıkları bu tip müdahaleleri görmektedirler.[12] Yahudi mezheplerinden Samiri’lerin kabul ettikleri Tevrat’ta, günümüz Tevrat’ına göre önemli farklar olması da[13] günümüz Tevrat’ının, Hz. Musa’ya verilen Tevrat’ı tamamen temsil ettiğini söyleyemeyeceğimizi gösterir. Bu noktanın da, Tevrat ve bilim çelişkisi ile ilgili izahlarda göz önünde bulundurulması gerekir. Bir kutsal kitabın kendisine gerekli otoriteyi kazanabilmesi için, otantikliğine* itiraz edilememesi; doğrudan doğruya Tanrısal vahyin ürünü olduğundan veya adeta Tanrı tarafından dikte ettirildiğinden şüphe edilmemesi gerekir.[14]
* Otantik: Eskiden beri mevcut olan özelliklerini taşıyan. Kaynak: TDK.
Buraya kadar özellike Yahudi ve Hristiyan dinleri açısından Nuh Tufanı ve onunla ilgili sorunsalları inceledik. Kutsal Metinler’in otoritesini kabul etmeyen teistler için elbetteki böyle bir sorunsal yoktur. İslam dininin kaynağı Kuran’da ise bilimin alanına giren konulara daha çok atıf olmakla beraber, Tevrat’taki tufan hadisesinin anlatımındaki ayrıntıların çoğu yoktur ve mevcut bilimsel bulgulara uygun bir yorum yapmak için daha rahat imkan bulunmaktadır. Birçok Kuran ayetinde; peygamberleri yalanlamak suretiyle Allah’a isyan eden kavimlerin çeşitli doğal afetlerle cezalandırıldığı anlatılmaktadır. Nuh kavmi de böyle bir kavim idi. Aşağıdaki Kuran ayetleri konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:
37- Nuh’un kavmi de, elçileri yalanladıklarında onları suda boğduk ve insanlar için bir ayet kıldık. Biz zulmedenlere acıklı bir azap hazırladık.
38- Ad’a, Semud’a, Ress halkına ve bunlar arasında birçok nesillere de.
39- Biz her birine örnekler verdik ve her birini darmadağın edip mahvettik.[15]
Birçok İslam düşünürü, Nuh tufanının bölgesel bir tufan olabileceğine, çünkü yalanlayanın Nuh kavmi olduğuna ve sadece bu kavme verilecek bir cezanın, tüm Dünya’yı kaplamasına gerek olmadığına dikkat çekmişlerdir.[16] Ayrıca Yahudilerin takviminin güvenilir olmadığına, bu takvimdeki Adem ve Nuh hakkında tespit edilen tarihlere güvenilemeyeceğini vurgulamışlardır. Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde bu konuyu şöyle açıklar: “Ya Adem’in yaratılışına dayandırılan tarihin yanlışlığına hükmetmek veya o Adem’den maksadın, insanlığın babası olan Adem olmadığına inanmak gerekir. Biz ise Adem’i özel isim olarak Kuran’da bir tanıdığımızdan, Hz. Nuh ile Hz. Adem arasında ne kadar bin sene geçmiş olduğunu Allah’tan başka kimse bilemez deriz. Burada Nuh’un bütün insanlara değil kavmine gönderildiği anlaşılıyor. O zaman yeryüzünde ne kadar insan ve hangi kavimler vardı ve yeryüzünün nerelerinde insanlar yaşıyordu, onu da ancak Allah bilir… Bundan Nuh Tufanı’nın da o bildiğimiz her tarafı sarmış olma özelliği, Nuh Kavmi’ne ve onların hepsine ait demek olup, bütün yerkürenin her tarafını kapsaması gerekmeyeceği ve o vakit yeryüzünde onlardan başka insan bulunup bulunmadığı da kestirilemeyeceği anlaşılıyor ki, Alusi’nin de tercihi budur.”[17]
Görüldüğü gibi İslam düşünürlerince, tufanın bölgesel olmasının yanı sıra, Nuh’un yaşadığı dönemde başka kavimlerin de var olabileceği savunulmuştur. Nuh döneminde insanların tek bir kavim olup daha farklı kavimlere ayrılmadıkları söylenirse, bu, sonuç açısından bir şey değiştirmeyecektir. Çünkü tek bir kavmin Dünya’nın bir bölgesi ile sınırlı olması gerektiğinden, bütün yeryüzüne bir yayılma olmayacaktır ve tüm yeryüzünü kaplayan bir tufana yine ihtiyaç yoktur. Konumuz açısından ana nokta, Nuh’un döneminde başka kavimlerin var olup olmadığı değil, tufanın bölgesel olup olmadığıdır. İsrailiyattan** gelen bilgilerin etkisinde olan müfessirler (Kur’an’ı yorumlayanlar) olsa da, birçok müfessir bu rivayetlerin otoritesini reddetmişlerdir. Tufan’ın bölgesel olma düşüncesinin bizi götüreceği sonuç, Nuh’un gemiye aldığı hayvanların, daha ziyade gemide olan insanların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla alındığıdır. O zaman, Nuh’un gemisine yüz binlerce canlı türünün alındığı bir kurtarma operasyonunun olduğunu düşünmemizi gerektirecek bir şey yoktur.
** İsrâîliyyât Arapça kökenli bir sözcük olup çoğuldur. Tekili İsrâîliyye olan sözcük, “İsrâîlî kaynaktan rivayet edilen kıssa veya hâdise” anlamına gelmektedir. Terimin kökeni ve anlamı açıkça İsrail sözcüğüne dayanır ki İsrail ile kastolunan İsrailoğulları yani Yahudilerin kökeni olan milli ve etnik gruptur.
Yeni Darwinciliğin en önemli isimlerinden Ernst Mayr’ın dediği gibi, yaratılışçıların yerbilim hakkındaki görüşleri ve tüm hayvanların Nuh’un gemisinden dünyaya yayıldığını söylemeleri, bu fikrin karşı görüşü olarak kabul edilen Evrim Teorisi’nin yayılmasında önemli etkisi olmuştur.[18] Oysa Darwin Evrim Teorisi’ni ortaya koymadan önce, birçok kişi Dünya’nın ve Evren’in zannedilenden daha yaşlı olduğunu savunmuşlardır. Yahudi ve Hristiyan Kutsal Metinlerine inanan birçok dinbilimci, bu metinler açısından Evren’in ve Dünya’nın yaşlı ve Nuh Tufanı’nın bölgesel olmasının bir sorun olmadığını söylemektedirler. Günümüzde de genç bir Evren’i ve Dünya’yı kabul eden ve Nuh Tufanı’nın tüm Dünya’yı kaplayacak büyüklükte olduğunu savunanlar olsa da, bu görüşün tüm Yahudi ve Hristiyanlar’a mal edilemeyeceği açıktır. İslam düşüncesi açısından ise yaşlı bir Evren’i ve Dünya’yı, ayrıca bölgesel bir tufanı kabul etmekte hiçbir zorluk yoktur. Bunun aksine görüşü savunanların İsrailiyat etkisi altında kaldıklarını söyleyebiliriz. İslam düşüncesinde Yahudi takvimi ve Usher’in kronolojisi gibi, yaşlı Evren ve Dünya, ayrıca bölgesel tufan fikrine inanmayı engelleyecek ciddi bir gerekçe yoktur. İslam’ın kaynağı Kuran açısından da bunları kabul etmekte bir sorun bulunmamaktadır. Hatta Elmalılı Hamdi Yazır’ın dediği gibi, Kuran’daki kavimlerin yok edilişinin mantığına baktığımızda, bölgesel bir tufanı düşünmek mümkün görünmektedir.
Buraya kadar yerbilimsel konular ve Nuh tufanı ile ilgili gördüklerimizden şu sonuçları çıkarabiliriz: Birincisi, tek Tanrı’lı dinin Kutsal Metinler’ine inananların, Evren’in ve Dünya’nın yaşı ile Nuh Tufanı gibi konular yüzünden Evrim Teorisi’ni reddetmeleri için bir sebep yoktur. İkincisi, Evren’in ve Dünya’nın yaşlı olduğunu ve Nuh Tufanı’nın bölgesel olduğunu kabul edenlerin, bu kabulleri yüzünden Evrim Teorisi’ni kabul etmeleri de gerekmez. Üçüncüsü, üç tek Tanrı’lı dinin Kutsal Metinler’inin yerbilimsel verilerle çeliştiği söylenemez, sadece Tevrat’ın belli bir şekilde yorumunun yerbilimsel modern verilerle çeliştiği söylenebilir. Dördüncüsü, Evren’in ve Dünya’nın yaşlı olduğu ile evrensel bir tufan olmadığı ispat edilerek Evrim Teorisi’nin doğruluğu ispatlanamaz. Evrim Teorisi’nin doğruluğuna, yanlışlığına veya bilinemezliğine canlılar üzerindeki çalışmalar ile karar vermek doğru olacaktır.
[1] J. P. Moreland ve John Mark Reynolds, Three Views On Creation And Evolution, Zondervan, Publishing House, Michigan (1999), s. 32.
[2] Tevrat, Tekvin, Bap 6, 13-20.
[3] Henry M. Morris, Scientific Creationism, 22.Baskı, Master Books, Green Forest, (2001), s. 235-255.
[4] Walter L. Bradley, Response To Paul Nelson And John Mark Reynolds, (‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan Publishing House, Michigan (1999), s. 78.
[5] John Jeferson Davis, Response To Paul Nelson And John Mark Reynolds, (‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan Publishing House, Michigan (1999), s. 83.
[6] Tevrat, Tekvin, Bap 41, 57.
[7] John Jeferson Davis, Response To Paul Nelson And John Mark Reynolds, s. 84.
[8] Vern S. Poythress, Response To Paul Nelson And John Mark Reynolds, (‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan Publishing House, Michigan (1999), s. 92.
[9] Rav Yitshak Haleva ve diğerleri, Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla Tora ve Aftara, Gözlem Yayınevi, İstanbul (2002), s. 41.
[10] Howard J. Van Till, The Fully Gifted Creation, s. 207.
[11] Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller ve Kuran, s. 24-25.
[12] Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller ve Kuran, s. 38-41 ve 331-333.
[13] İsmail Taşpınar, Duvarın Öteki Yüzü, Gelenek Yayıncılık, İstanbul (2003), s. 154 -158.
[14] Zeki Özcan, Teolojik Hermenötik, 2. Baskı, Alfa Yayınları, İstanbul, 2000, s. 123.
[15] Kur’an-ı Kerim, Furkan Suresi, 25/37-39.
[16] Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller ve Kuran, s. 334-335.
[17] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Din Kuran Dili, Cilt 8, sadeleştiren: İsmail Karaçam ve diğerleri, Zehraveyn, İstanbul, s. 348.
[18] Ernst Mayr, The Growth Of Biological Thought, s. 318.
Taslaman, C. 2007. Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, s. 472, canertaslaman.com, 26 Haziran 2009 tarihinde ulaşılmıştır.

Yeni Bulgular ve Kartopu Dünya Varsayımı


Yerbilimcilerin (jeologların) yaptıkları son çalışmada buldukları kanıtlar, Kartopu Dünya Varsayımı’nın yaklaşık 716,5 milyon önce meydana geldiğini ortaya koyuyor. Peki nedir bu varsayım (hipotez). Bundan 650-750 milyon sene önce neredeyse tümüyle buzullarla kaplandığını savunuyor. Buna rağmen dünyanın bazı bölgelerinde tam olarak donmamış gölcükler veya su birikintileri kaldı. Eğer bu önerme doğruysa sırada, yaşamımız ilkel organizmalara sığınak olan bu donmamış yerlerde yaşam mücadelesi veren ilkel canlılara mı dayanıyor sorusuna yanıt arayacak.
Ekvator yakınlarında oluştuktan yüz milyonlarca yıl sonra Kanada’nın kuzeybatısına göç etmiş kayaları inceleyen yerbilimciler son yıllarda ortaya atılan Kartopu Dünya Varsayımı’nı doğrulamakla kalmadılar ve olayın kesin tarihini de belirlediler. Dünya’nın göbeğine kadar buzullarla kaplanması yaklaşık 716,5 milyon yıl önce meydana gelmiş. Araştırmacılar bu bölgenin o tarihlerde dağılmaya başlayan Rodinia süper kıtasından kopan Laurentia kıtasının kuzeybatı köşesi olduğunu düşünüyorlar.
Kanada’nın kuzeybatısındaki Yukon bölgesinden kuzeydoğudaki Ellesmere Adası’na kadar uzanan uzun bir şerit halindeki tortullarda (çökellerde, sedimanlarda) saptanan özellikler, bunların sözkonusu tarihlerde ekvatorun 10 derece yakınında bulunduğunu gösteriyor.
4 Mart 2010′da Science dergisinde yayımlanan araştırmayı yöneten Harvard Üniversitesi yerbilimcilerinden Francis A. MacDonald’a göre “Sturtian Buzul Çağı” olarak adlandırılan ve en az beş milyon yıl süren bu dönemde Dünya tümüyle buzullarla kaplanmış. Araştırmacılara göre buzulların ekvatorun bu kadar yakınına sokulması sonucu -yüksek albedo değerine sahip- buz Güneş ışığını güçlü biçimde geri yansıtmış ve tüm okyanusların hızla bir şekilde donmasını sağlamış.
Dönem ökaryot denen, çekirdekleri ve organelleri zarla kaplı hücrelerden oluşan ilkel organizmaların ortaya çıktığı ve hızla çeşitlendiği bir dönemin ertesine rastlıyor. İncelenen 716,5 milyon yıllık tortullarda bu mikrofosillerin miktar ve çeşidinin aniden düşmesi, Kartopu Dünya Varsayımı’nı doğrulayan bir kanıt olarak değerlendiriliyor.
Araştırmayı yöneten bilimciler, bu az miktarda mikrofosilin, şurada burada tümüyle donmaktan kurtulup Güneş ışığı alan küçük gölcüklerde ayakta kalabilip yaşamı günümüze kadar taşıyan mikrorganizmaların kalıntıları olduğunu düşünüyorlar. Kartopu Dünya Varsayımı’nın öteki kanıtları arasında incelenen kayalardaki manyetik kutuplanma, içerdikleri kurşun ve uranyum izotoplarının özellikleri, yüzeylerindeki çizikler, buzullarca taşınmış molozlar, yumuşak tortullarda buzulların ağırlığı ve hareketiyle meydana gelen deformasyonlar da sıralanıyor.
Kartopu Dünya Varsayımı hakkında daha fazla bilgi için
http://www.snowballearth.org
http://en.wikipedia.org/wiki/Snowball_Earth

In this photo from Canada’s Yukon Territory, an iron-rich layer of 716.5-million-year-old glacial deposits (maroon in color) is seen atop an older carbonate reef (gray in color) that formed in the tropics. Photograph courtesy of Francis A. Mcdonald/Harvard University
Signs of ‘snowball Earth’
Research suggests global glaciation 716.5 million years ago
Geologists have found evidence that sea ice extended to the equator 716.5 million years ago, bringing new precision to a “snowball Earth” event long suspected of occurring around that time.
Led by scientists at Harvard University, the team reports on its work in the journal Science (released March 4). The new findings — based on an analysis of ancient tropical rocks in remote northwestern Canada — bolster the theory that the planet has, at times in the past, been covered with ice at all latitudes.
“This is the first time that the Sturtian glaciation [the name for that ice age] has been shown to have occurred at tropical latitudes, providing direct evidence that this particular glaciation was a ‘snowball Earth’ event,” said lead author Francis A. Macdonald, an assistant professor in the Department of Earth and Planetary Sciences at Harvard. “Our data also suggests that the Sturtian glaciation lasted a minimum of 5 million years.”
The survival of eukaryotic life — organisms composed of one or more cells, each with a nucleus enclosed by a membrane — throughout this period indicates that sunlight and surface water remained available somewhere on the surface of Earth. The earliest animals arose at roughly the same time, following a major proliferation of eukaryotes.
Even on a snowball Earth, Macdonald said, there would be temperature gradients, and it is likely that ice would be dynamic: flowing, thinning, and forming local patches of open water, providing refuge for life.
“The fossil record suggests that all of the major eukaryotic groups, with the possible exception of animals, existed before the Sturtian glaciation,” Macdonald said. “The questions that arise from this are: If a snowball Earth existed, how did these eukaryotes survive? Moreover, did the Sturtian snowball Earth stimulate evolution and the origin of animals?”
“From an evolutionary perspective,” he added, “it’s not always a bad thing for life on Earth to face severe stress.”
The rocks that Macdonald and his colleagues analyzed in Canada’s Yukon Territory showed glacial deposits and other signs of glaciation, such as striated clasts, ice-rafted debris, and deformation of soft sediments. The scientists were able to determine, based on the magnetism and composition of these rocks, that 716.5 million years ago they were located at sea level in the tropics, at about 10 degrees latitude.
“Because of the high albedo [light reflection] of ice, climate modeling has long predicted that if sea ice were ever to develop within 30 degrees latitude of the equator, the whole ocean would rapidly freeze over,” Macdonald said. “So our result implies quite strongly that ice would have been found at all latitudes during the Sturtian glaciation.”
Scientists don’t know exactly what caused this glaciation or what ended it, but Macdonald says its age of 716.5 million years closely matches the age of a large igneous province stretching more than 930 miles from Alaska to Ellesmere Island in far northeastern Canada. This coincidence could mean the glaciation was either precipitated or terminated by volcanic activity.
Macdonald’s co-authors on the Science paper are research assistant Phoebe A. Cohen; David T. Johnston, assistant professor of earth and planetary sciences; and Daniel P. Schrag, Sturgis Hooper Professor of Geology and Professor of Environmental Science and Engineering, all of Harvard. Other co-authors are Mark D. Schmitz and James L. Crowley of Boise State University; Charles F. Roots of the Geological Survey of Canada; David S. Jones of Washington University in St. Louis; Adam C. Maloof of Princeton University; and Justin V. Strauss.
The work was supported by the Polar Continental Shelf Project and the National Science Foundation’s Geobiology and Environmental Geochemistry Program.
Kaynakça
Bradt, S., 2010, Signs of ‘snowball Earth’, Environment, Science & Health, HarvardGazette, Harvard University, Boston, Massachusetts, United States of America, http://news.harvard.edu/gazette/story/2010/03/scientists-find-signs-of-%E2%80%98snowball-earth%E2%80%99, accessed at 7th March 2010.
NTVMSNBC, 2010. Buzullar Ekvator’a ne zaman inmiş?, Bilim, NTVBilim, İstanbul ,Türkiye, http://www.ntvmsnbc.com/id/25065896, 7 Mart 2010 tarihinde ulaşılmıştır.

Jeolojik Takvimde “Antroposen” Sesleri Yükseliyor


İnsanoğlunun çevre, iklim kısaca Dünya üzerindeki etkilerinin milyonlarca yıl sürecek değişimlere neden olup olmadığı tartışmaları süre dursun, sanayi devrimi ile yeni bir döneme girdiğimizi savunan kesimin sesi biraz daha gür çıkmaya başladı. Aralarında bir Nobel Ödülü sahibinin de bulunduğu dört bilimci tekrar, dünyanın yeni bir jeolojik (yerbilimsel) döneme girdiğini savunarak, bu çağa Antroposen (Yeni İnsan, İnsan Çağı) adının verilmesini önerdi.
Pek çok alanda, ekolojiden, biyogenetiğe, fikri mülkiyete kadar her alanda artık bir sıfır noktasına erişiyoruz. Bir Hint filozof ve kültür eleştirmeni olan Çakrabarti, -ki genellikle kendisiyle hemfikir değilimdir- şu konuda haklıydı. Dünya yeni bir döneme giriyor. Antroposen yani İnsan çağı. Kapitalizmle başlamıştı aslında ama 20. yüzyıldan itibaren biz insanlar ilk kez olarak artık bir jeolojik faktörüz. Sadece doğanın içinde ve onun parametreleriyle yaşadığımızdan değil. Onu etkileyebiliyoruz da. Sadece küresel ısınma da değil. Çin’deki arkadaşlarımın dediğine göre Çinli jeologlar arasında dillendirilmeyen bir anlaşma varmış ve iktidardakiler bunun halka açıklanmasını istemiyormuş. Buna göre bir buçuk yıl önce Çin’de meydana gelen büyük depremin insanlar tarafından üretildiğini söylüyorlar. Bunun nedeni ise yeni inşa ettikleri Üç Boğaz Barajı imiş. Bu barajlar devasa yapay gölleri de beraberinde getiriyor biliyorsunuz. Jeologların iddiasına göre bu yapay göl, yer altındaki fay hatları üzerinde haddinden fazla basınç oluşturuyormuş. Bu da bir depreme veya en azından mevcut bir depremin daha şiddetli olmasına yol açabiliyormuş.
Söyleyeceğim şu: Bu, çok yeni bir durum. İnsanlar artık doğanın güçleri karşısında eli kolu bağlı varlıklar değil. Nasıl olup bittiği hakkında açık bir fikrimiz olmasa da neredeyse herşeye kadir varlıklar olduk. Ama ne yaparsanız yapın sonuçlarını öngöremiyorsunuz.
-Sloven felsefeci Slavoj Žižek
Yer ve iklim bilimci araştırmacılar Environmental Science & Technology adlı bilim dergisinde yayımladıkları taleplerinde, bu yeni dönemin başlangıcının dünyadaki en büyük altıncı kitlesel yokoluşa da tanıklık edeceğini vurguladılar.
Mainz Üniversitesi’nden (Almanya) Nobel ödüllü atmosfer kimyacısı Paul Crutzen, Leicester Üniversitesi’nden (İngiltere) yerbilimciler Jan Zalasiewicz ve Mark Williams ile Avustralya Ulusal Üniversitesi İklim Değişimi Enstitüsü Başkanı Will Steffen, Amerikan Kimya Derneği’nce çıkarılan dergideki makalelerinde küresel değişimin ölçeği konusunda kanıtlar sundular.
Araştırmacılara göre yalnızca iki yüzyıl içinde insanlar Dünyamızı öylesine geniş ve misli görülmemiş değişimlere uğratmış bulunuyorlar ki, milyonlarca yıl süreyle gezegenimizin çehresini değiştirecek yeni bir jeolojik dönemin başlangıcını yaşıyor olabiliriz. Dört bilimci, son dönemlerde muazzam nüfus artışı, megakentlerin mantar gibi çoğalması, fosil yakıt kullanımındaki olağanüstü artış gibi insan kaynaklı değişimler nedeniyle önerdikleri yeni jeolojik döneme Antroposen dönemi adını uygun görüyorlar.
İlk kez Crutzen tarafından geçtiğimiz yüzyılın sonlarında önerilen Antroposen adı, başlangıçta yerbilim camiasında tartışmalara yol açmıştı. Ancak, küresel iklim değişimi ve bitki ve hayvan türlerinde kitlesel yokoluşlar gibi insan kaynaklı potansiyel değişimlerin işaretlerinin çoğalması, Crutzen’in önerisine olan desteği güçlendirmiş bulunuyor. Halen Antropesen adının Jura, Kambriyen, Trias, Tersiyer gibi daha aşina olduğumuz dönem adlarının yanına katılıp katılmayacağı, yerbilim camiasında resmi olarak tartışılıyor.
Holosen* ile yetinmeyen Crutzen’in önerdiği Antroposen’in bir de rakibi var; Michael Samways tarafından önerilen isimse Homojenosen (İng. Homogenocene).
Holosen – Günümüz Yaşamı (10.000 yıl öncesi ile günümüz)
Pleistosende yaşanan son buzul çağının kapanmasıyla başlayan bölüm, 11 bin yıl öncesinden günümüze kadar süren zaman dilimini ifade eder. Gerçek bir jeolojik devir olmaktan çok yaşadığımız zamanı tanımlayan bir terimdir. Buzul çağları arasında sıcak bir dönem olan Holosen, insanlığın tüm kayıtlı tarihini ve uygarlığını içerir. Bu bölüm içinde insanlar yerleşik hayata ve tarım toplumuna geçip, pek çok uygarlık kurdu. Bölümün baskın organizması olan insanlar, Holosen doğasını ciddi biçimde etkileyip, değiştirdi.

Günümüzde, artık Dünya’nın ne kadar küçük bir yer olduğu, mesafelerin kalktığı ve ulaşımın ne kadar kolaylaştığı ortada. Büyütmek için tıklayın!
Click to Enlarge! Time to reach a place on land from a nearby major city. From Travel time to major cities: A global map of Accessibility.
The dawn of a new epoch?
Researchers show how world has changed
Geologists from the University of Leicester are among four scientists- including a Nobel prize-winner – who suggest that the Earth has entered a new age of geological time.
The Age of Aquarius? Not quite – It’s the Anthropocene Epoch, say the scientists writing in the journal Environmental Science & Technology. (web issue March 29; print issue April 1)
And they add that the dawning of this new epoch may include the sixth largest mass extinction in the Earth’s history.
Jan Zalasiewicz and Mark Williams from the University of Leicester Department of Geology; Will Steffen, Director of the Australian National University’s Climate Change Institute and Paul Crutzen the Nobel Prize-winning atmospheric chemist of Mainz University provide evidence for the scale of global change in their commentary in the American Chemical Society’s’ bi-weekly journal Environmental Science & Technology.
The scientists propose that, in just two centuries, humans have wrought such vast and unprecedented changes to our world that we actually might be ushering in a new geological time interval, and alter the planet for millions of years.
Zalasiewicz, Williams, Steffen and Crutzen contend that recent human activity, including stunning population growth, sprawling megacities and increased use of fossil fuels, have changed the planet to such an extent that we are entering what they call the Anthropocene (New Man) Epoch.
First proposed by Crutzen more than a decade ago, the term Anthropocene has provoked controversy. However, as more potential consequences of human activity — such as global climate change and sharp increases in plant and animal extinctions — have emerged, Crutzen’s term has gained support. Currently, the worldwide geological community is formally considering whether the Anthropocene should join the Jurassic, Cambrian and other more familiar units on the Geological Time Scale.
The scientists note that getting that formal designation will likely be contentious. But they conclude, “However these debates will unfold, the Anthropocene represents a new phase in the history of both humankind and of the Earth, when natural forces and human forces became intertwined, so that the fate of one determines the fate of the other. Geologically, this is a remarkable episode in the history of this planet.”
DOI: Environ. Sci. Technol. DOI 10.1021/es903118j.
Citation: Zalasiewicz, J.; Williams, M.; Steffen, W.; Crutzen, P. The new world of the Anthropocene. Environ. Sci. Technol. 2010, 44 (7).
Kaynakça
NTVMSNBC, 2010. Yeni jeolojik döneme isim aranıyor!, Bilim, NTV Bilim, NTVMSNBC, İstnabul, Türkiye, http://www.ntvmsnbc.com/id/25075932, 3 Nisan 2010 tarihinde ulaşılmıştır.
UL, 2010. The dawn of a new epoch?, News – Press Release, Department of Geology, University of Leicester, Leicester, United Kingdom, http://www2.le.ac.uk/ebulletin/news/press-releases/2010-2019/2010/03/nparticle.2010-03-26.0882152385, accessed at April 3rd 2010.